20 Kasım 2017 Pazartesi

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında


Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu hazırlayan e/mail grubunda tartışmaya açmıştık. Yazı vurgusu ve bağlamı farklı olmakla birlikte, robotlar ve yapay zeki gibi eşiğinde bulunduğumuz devrimi anlaşılmasına yönelik temel kavramlarla ilgilidir.
Bu bağlamda Neolitik devrmide ehlileştrelen hayvanlar, özellikle bir sürüyü güden ve akşam ağıla sokan çoban köpekleri bugünk robotlarla kıyaslanabilirler.
Keza Roma ve Yunan kentlerindeki köleler de bugünkü yapay zeka düzeyinden çok ilerde robotlar olarak görülebilirler. Çünkü ekonomi politik olarak işlevleri aynıdır.
Bu bakımdan önümüzde bulunan devrimin nasıl alt üst edici sonuçlar doğuracağına ilişkin ilginiç ipuçları sunabilirler.
Örneğin Yunanlılar çalışmıyorlardı ve çalışmamakla övünüyorlardı. Bir bakıma küçük bir kentliler (patriciler, İslam tarihinde ve Mekke’deki Kureyşliler) tabakası, bir bakıma son derece bol “boş zamanı” olan, gürül gürül akan zenginleklere sahip bir kesim durumundaydı. Kediye göre budu, biraz komünist bir toplumda yaşıyor gibiydiler. Ve tam da bu istisnai koşulların ürünü olarak biraz da klasik Yunan felsefesi gelişme olanağı bulabilmiştir.
Dünkü yazımızda daha ziyade emek kategorisi üzerine yoğunlaşmış ve konuyu kısa tutmuştuk. Bu eski yazıyı yayınlayarak, konuya tekrar dikkati çekelim ve pek bilinmeyen bu yazıyı tekrar hatırlatalım dedik.
Yazıda ayrıca geçen ayak belirtiyen ve üzerinde hiç durulmamış bir konuda bir tez de ileri sürülmektedir. Fizikte Big Bang teorisi neyse, canlılarda organik çorbada RNA’lara dayanan ilk canlı denebilecek benzerini üreten moleküllerin ortaya çıkışı neyse, aynı düzeydi, neredeyse hiç bir sosyolog ve Antropoloğun sormudaı ve dolayısıyla cevap aramadığı, toplumun ne zaman doğduğuna ilişkin soru sorulmakta ve cevap olarak bir tez ortaya koyulmaktadır.
Ne var ki, biz akademik bir titri olmayan bir devrimci militan ve Marksist olarak Türkçe gibi sapa bir dilde yazdığımızdan bu tez uzayın sağır boşluklarında kaybolup gitmiştir.
Kim bilir belki bu sefer birilerinin dikkatini ceker de üzerine düşünür.
Aşağıdaki yazı ilk olarak bloğumuzda şu adreste “Kültürel Önyargılar, Bilim, Engels ve Emek Kategorisi” başlığıyla yayınlanmıştı:
20 Kasım 2017 Pazartesi
Demir Küçükaydın
(Bir süredir Kıvılcımlı Sempozyumu bağlamında Hikmet Kıvılcımlı’nın Maymundan İnsana geçiş sürecine ilişkin yazdıklarının, gerek olgular gerek genellemeler düzeyinde, en son bilimsel araştırmalar ışığında ne ölçüde geçerli olduğu üzerine bir yazı hazırlıyordum. Bu dönemi ele alırken, elbette Kıvılcımlı aynı zamanda Engels’in sadık bir talebesi olduğundan, bu döneme ilişkin olarak Engels’in yazdıklarının da bir kontrolü, dolayısıyla Engels’in de bir eleştirisi oluyordu.
Engels’i ve yanlışlarını ele alınca bunun bir yan ürünü olarak aşağıdaki gibi bir yazı da çıktı. Bu yazı aynı zamanda Kıvılcımlı’nın da bir eleştirisi içermekle birlikte, konu doğrudan Kıvılcımlı değildir. Engels örneğinde kültürel önyargılar, değerler ve bunların etkileri üzerine bir yazıdır. Ama sadece bu kadar değil, Marksizmin en temel kavramlarının yeniden tanımlanması ve bunların mantık sonuçlarına götürülmesi üzerine de bir yazıdır. Benim bile şaştığım sonuçlar ortaya çıktı.
Bir yan üründür bu yazı ama sanırım esas üründen daha önemlidir.
İlginç bulunacağını sanıyorum.)
*
Temel konularından biri, kültürel ön yargıların nasıl bilimsel körlükler yarattığı; nasıl bilimsel denen yargıların içine sindiği olan, harikulade denemelerin yazarı Paleantolog Stephen Jay Gould, 19. yüzyılda, insan oluş sürecinde, beynin mi ve dik durmanın mı öncelikli olduğu yolundaki teoriler arasındaki mücadeleyi anlatırken Engels’in dik durmaya öncelik veren görüşünü takdir eder. (Ama esas olarak Engels’i, beyne öncelik veren teorilerin sosyolojik açıklaması bakımından över[1].) Şöyle yazar:
“Peki Oken ve Haeckel’in karşı çıkmasına karşın beynin önceliği fikri niçin böylesine güçlü bir şekilde yerleşmiştir? Kesin olan, bunun kanıtlarla hiçbir ilgisi olmadığıdır, çünkü iki görüşten herhangi birini destekleyecek hiçbir dolaysız kanıt yoktu. Beynin önceliği dogmasının yerleşmesinden çok sonraya, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına değin, Neandertal (birçok antropologa göre kendi türümüzün eş zamanlı bir varyasyonu) dışında hiçbir insan fosili bulunmamıştı. Ancak hiçbir kanıta dayanmayan tartışmalar bilim tarihinin en aydınlatıcı tartışmaları arasındadır, çünkü olgusal kanıtlamaların yokluğunda, düşünceyi bütün olarak etkileyen (ve bilim adamlarının durmadan inkâr ettiği) kültürel yargılar apaçık ortaya çıkar.
Aslında on dokuzuncu yüzyılda, kuşkusuz birçok okuyucuyu şaşırtacak bir kaynaktan, Friedrich Engels’ten parlak bir açıklama gelmiştir. (Biraz düşünmek bu şaşkınlığı azaltacaktı. Engels’in doğa bilimlerine güçlü bir ilgisi vardı ve genel diyalektik maddecilik felsefesini “pozitif” bir temele yerleştirmek istiyordu. (…) Engels, 1876’da, Anteil der Arbeit an der Menschenwerdung der Affen (Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü) başlıklı bir deneme yazdı. Bu deneme ölümünden sonra, 1896’da yayımlandı ve ne yazık ki Batı biliminin üzerinde önemli bir etkisi olmadı.
Engels insan evriminin üç ana özelliğini ele alır: konuşma, büyük beyin ve dik duruş. Ona göre ilk adım, ağaçlardan inerek yerde yaşamaya başlayan atalarımızda dik duruşun evrimleşmesi olmalıdır. (…) Dik duruş, araç kullanımı (Engels’in terminolojisiyle, emek) için eli özgür hale getirdi; zekânın artması ve konuşma daha sonra geldi.”
*
Bilimde, aynı önermenin, farklı soyutlama düzeylerinde, bir yandan devrimci denebilecek bakış açıları ve sonuçlar içerirken aynı zamanda son derece yanlış önermeleri savunduğu çok görülür. Engels’in bu önermesi bu türden doğru ve yanlışların iç içe geçmişliğinin tipik bir örneği olarak ele alınabilir.
Burada konudan biraz uzaklaşır gibi yaparak, Gould’un Engels’te esas önemli bulduğu ve övdüğünün eleştirisine gireceğiz. Ama önce Gould’un Engels’in açıklamasında esas değerli bulduğunun ne olduğunu görelim:
Gould şöyle yazıyor.
“Engels’in denemesinin önemi temel vargılarında değil, Batı biliminin beyne öncelik veren a priori seava neden bu kadar bağlı olduğuna ilişkin keskin politik çözümlemesinde yatar.
Engels’e göre, insanlar maddesel çevrelerini denetim altına almayı öğrendikten sonra, ilkel avlanma yöntemlerine yeni beceriler eklediler – tarım, ip eğirme, çömlekçilik, gemicilik, sanatlar ve bilimler, hukuk ve politika ve sonunda “insana ait şeylerin insan aklındaki düşsel yansıması: din.” Refah biriktikçe, küçük gruplar gücü ele geçirdi ve başkalarını kendileri için çalışmaya zorladı. Bütün refahın kaynağı ve insan evriminin temel itici gücü olan emek, yönetenler için çalışanlarla aynı düşük statüyü edindi. Yönetenler iradeleriyle (yani zihinsel becerileriyle) egemenlik kurdukları için, beyinsel etkinlikler, kendiliklerinden harekete geçirici bir güce sahip gibi görülmeye başlandı. Felsefe mesleği saf bir gerçek idealine bağlı kalmadı. (…) Bir önyargıyla savaşabilmek için önce onun farkına varmak gerekir. beynin önceliği savı o kadar açık ve doğal görünüyordu ki, profesyonel düşünürlerin ve onların patronlarının sınıfsal konumlarıyla ilgili toplumsal bir önyargı olarak görülmek yerine, verili bir olgu olarak kabul edildi. Engels şöyle der:
Uygarlığın hızlı gelişiminin bütün erdemleri, akla, beynin gelişimine ve etkinliklerine atfedildi. İnsanlar eylemlerini ihtiyaçlarıyla değil düşünceleriyle açıklamaya alıştı. (…) Böylece zaman içinde idealist dünya görüşü ortaya çıktı ve özellikle antik dünyanın yıkılışından sonra insanların zihninde egemen oldu. Etkisi hala o kadar güçlüdür ki, Darwinci okulun en maddeci doğa bilimcileri bile hala, insanın kökeni hakkında açık bir görüş oluşturamıyorlar, çünkü bu ideolojik etki altında, emeğin oynadığı rolü fark edemiyorlar.
Bu denemenin önemi, Australopithecus’un Engels’in (Haeckel sayesinde) önerdiği kurama uyması gibi memnuniyet verici bir sonuçta değil, bilimin politik rolüne ve düşünceyi bir bütün olarak etkileyen toplumsal önyargılara yönelik keskin kavrayışlı çözümlemesindedir.” (Gould, a. g. e., s: 224, 225)
Yani Gould, Engels’in evrimi açıklamasından ziyade, beyne öncelik veren açıklamalara ilişkin sosyolojik açıklamasını daha önemli ve değerli bulmaktadır.
Burada Engels’in ve Gould’un açıklamasını uzun uzun aktarmamızın bir nedeni var. Çünkü Gould’un Engels’i övdüğü yan da, yani emeğe öncelik verme de tıpkı beyne öncelik verenlerin zaafıyla maluldür ama bu zaaf tersinden ortaya çıkmaktadır. Yani Engels de Emeğe öncelik verirken, sol kültürün yargılarını bilimsel bir yargıymış gibi açıklamada kullanmaktadır.
Ama bu hata başka türden, başka bir soyutlama düzeyinde bir hatadır.
*
Engels, sosyolojinin konusunun, yani toplumun henüz bulunmadığı bir dönemde, sosyolojik kavramlarla biyolojik bir süreci açıklamaya kalkmaktadır. Engels’in temel ve çok büyük hatası budur ve bu hatanın ardında da büyük bir olasılıkla, sol kültürün değer yargılarının, yani emeğe verilen önem ve değerin, bir toplumsal önyargının, bilimsel bir açıklama yerine geçmesi bulunmaktadır.
Engels, dik durmaya ve alet kullanmaya öncelik tanırken doğru bir bilimsel öngörüde bulunmaktadır ama alet kullanmayı “emek” kategorisiyle ifade ederek, sol kültürün emeğe verdiği önemi ve değeri, emeğin olmadığı bir dönemi ve süreci açıklamakta kullanarak, tersinden akla öncelik verenlerin hatasını yapmaktadır.
Eğer Engels, “Emek”ten değil; Alet’ten, Cansız Araçlar’dan söz etseydi, bu hatayı yapmış olmazdı, ama Engels “Emek”ten söz etmektedir. Yanlış buradadır.  (ki, bu bizzat Marks ve kendisinin dayandığı emek-değer teorisini bile yaralamaktadır.)
Emek’ten söz etmek neden yanlıştır?
Engels, Maymun’dan İnsan’a geçişten, yani biyolojik evrimden, bir türden diğer türe geçişten söz etmektedir.
Emek ise sosyolojik bir kategoridir. Emek ancak toplumsal var oluşun olduğu bir yerde olabilir.
Ama Engels’in ele aldığı dönemde henüz Toplumsal Varoluş yoktur. Henüz Toplum var olmadığı için Üretim ve Emek kategorileri de yoktur.
Eğer o dönemde üretim, emek ve üretim aracı gibi kategoriler ortaya çıkmış olsaydı, o zaman biyolojik tür değişimleri değil; toplum biçimlerinin değişimleri ya da en azından ikisi bir arada olurdu. Çünkü emeğin olduğu yerde, yani toplumun var olduğu yerde, Üretim olur; Üretim varsa, orada üretici güçler; üretim ilişkileri vs. yani tüm toplumsal yapı olur. Ama Engels hem toplumsal yapı değişmelerini değil; biyolojik yapı değişmelerini ele almaktadır hem de o dönemde toplum yoktur.
Engels’in ele aldığı dönem, yani maymundan insana geçiş dönemi, bugünkü verilere göre  dört milyon yıl önce başlar ve 200.000 yıl önce modern Homo Sapiens’in yanı bizim içinde bulunduğunuz türün ortaya çıkışına kadar sürer.
Ele alınan zamanda, Toplum’un ortaya çıktığına, var olduğuna ve evrildiğine dair en küçük bir veri bile yoktur.
Toplum muhtemelen çok yeni bir var oluş biçimidir, topu topu 100.000 ile 70.000 yıl öncesinde ortaya çıkmış olmalıdır. (Bizim kanımızca 70.000 yıl önce, mitokondriyal Havva zamanında).
Emek sosyolojik bir kategori olduğuna göre, Engels, henüz Emeğin olmadığı bir dönemde, “Emeğin Rolü”nden söz etmiş olmaktadır. Bu yeryüzü gezegeninin oluşumunda canlıların rolünden söz etmek gibi bir yanlıştır.
*
Emek niçin sosyolojik bir kategoridir?
Bir çoban köpeği, bir sürüyü toparlar ve güderken; bir öküz bir tarlayı sürerken; ehlileştirilmiş maymunlar Hindistancevizi ağaçlarının tepesine çıkıp Hindistan cevizi hasadı yaparlarken; arılar bal yaparken bir iş yapmış, emek harcamış, bir üretim yapmış olmazlar. (Dolayısıyla onlar sömürülmezler ve bir sınıf oluşturmazlar.) Çünkü onlar üretim aracıdırlar. Üretimi üretim aracını kullanan yapar; emeği üretim aracını kullanan harcar. Emek harcayan çoban köpeği değildir sürüyü toplayan ve ağıla kadar götüren. Oturduğu yerden ıslıkla köpekleri yöneten çobandır emeği harcayan. Köpekler bir tür canlı robotlar gibi Çoban’ın emek üretkenliğini arttıran üretim araçları; “alet”lerdir; organik aletlerdir.
Fiziksel olarak bir güç harcamak; bir şeyleri değiştirmek; sosyolojik olarak emek harcamak değildir; bir şeyleri yaratmak ya da değiştirmek de da üretmek değildir. Arı bal yaptığında bal üretmiş bu üretim için emek harcamış olmaz. Kovanlardan balı toplayan arıcı emek harcamış; üretim yapmış olur. Onlar bütün bunları yaparken, birer üretim aracıdırlar; üretimi onları çalıştıran toplum yapar.
Bir başka örnek olarak ehli hayvanlar ve bunlardan bir aleti kullananları ele alalım. Bir sabanı çeken bir at ya da öküzün, harcadığı güç, emek kategorisine girmez. Öküzün kendisi bir üretim aracıdır. Organik bir araçtır, canlıdır ama yine de bir araçtır; üretim sürecindeki işlevi sabandan veya bir traktörden farklı değildir. Ama o sabanın arkasında duran ve öküzü yönlendiren küçük çiftçi veya işçi, öküzünkiyle kıyaslanmayacak ölçüde küçük bir enerji harcadığında, bir emek harcar; yaptığı iştir; üretim aracı değildir; üreticidir.
Engels’in hatası burada çok net olarak ortaya çıkmaktadır. Engels, yukarıda da belirtildiği gibi, henüz toplumun ortaya çıkmadığı bir dönemde toplumsal bir kategoriyi kullanarak biyolojik evrimi açıklamak gibi bir yanlış yapmaktadır. Bu, biyolojik evrimin kategorileriyle evrenin ve maddenin evrimini açıklamak gibi bir yanlıştır.
Peki, Engels’e bu yanlışı yaptıran nedir? İki nedenden söz edilebilir.
Birincisi, Emek, Sömürü, Üretim gibi kategorilerin sol kültürde yüklendiği açıklayıcı ve ezilenlerin mücadeleleriyle özdeşleşmiş yaygınlığıdır. Engels’in yazısının üzerinden yüz yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen, bir tek Marksist’in bile Engels’in yanlışını görmemiş; buna dikkati çekmemiş olması anlamlıdır ve sosyalistlerdeki kültürel kotların, nasıl bilimsel kavramların yerini aldığının, bunun yaygınlığının ve gücünün bir göstergesidir.
Ancak kanımızca bu yanlışın temelinde metodolojik bir boyutta bulunmaktadır. Zaten bu metodolojik yanlış nedeniyle kültürel yargılar gerçek bir bilimsel açıklamanın yerine geçebilmektedir,
Bu metodolojik yanlış, Toplum kavramı ve onun tanımıyla ilgilidir.
*
Ancak bu konuya girmeden önce, Emek kategorisinde kalarak, Emeğin sosyolojik bir kategori olmasının, şaşırtıcı başka sonuçları üzerinde de duralım.
Engels, emek kategorisini bir anlamda alet kullanma ile özdeşleştirerek, emek ve aleti birbirinden ayrılmaz gibi de ele almaktadır. Bu da ciddi bir karışıklığa yol açmaktadır. Emek ile Alet’in ya da üretim aracının hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır.
Örneğin, bazı hayvanlar, alet kullandıklarında, (bazı şempanzeler örneğin, taş kullanarak kabuklu tohumların kabuğunu kırarak içini yemektedirler.) emek harcamış olmazlar. Ama bir İnsan, hiç alet kullanmadan, çıplak parmakları ve tırnaklarıyla yumuşak bir topraktan, bir bitkinin kökünü çıkardığında veya çıplak elleriyle balık yakaladığında emek harcamış olur.
Yani Emeğin var olabilmesi için, Alet’in değil, Toplum’un olması gerekir.
Engels Emek ve Alet’i birbirinden ayrılmazmış gibi ele almakta ve birbiri yerine koymaktadır.
İkinci ve asıl önemli bir yanlış da Toplum ve İnsan’ın, yani bir canlı türüyle bir hareket ve varoluş türünün ayrılmaz ve özdeş görülmesidir.
Biyolojik olarak insan olmak, toplumsal olarak İnsan olmak anlamına gelmez. Sosyolojik İnsan ile Biyolojik insan özdeş değildirler.
Bu hem tarihsel olarak böyledir hem de analitik olarak böyle olduğu gösterilebilir.
Tarihsel olarak bizim içinde bulunduğumuz canlı türü, modern Homo Sapiens (Homo Sapiens Sapiens) en azından 200.000 yıldan beri vardır. Ancak, son 100.000 veya daha doğrusu 70.000 yıl öncesine kadar toplumun var olduğuna veya üretim araçlarının değiştiğine dair en küçük bir delil yoktur. Son 70.000 yılda, yani aşağı yukarı mitokondriyal Havva’dan beri, adeta bir “Büyük Patlama” olur ve sanat eserleri görülmeye başlar; aletler milyonlarca yıl can sıkıcı bir şekilde neredeyse aynı kalmış taş el baltasının yerini hızla yepyeni aletler almaya başlar. Çünkü Toplum ortaya çıkmıştır. Yani ilk yasak, dolayısıyla toplumsal var oluşun somut biçimi olan topluluk veya komün, yani din, yani üstyapı (sanat, hukuk, ahlak) ortaya çıkmıştır. Sürü’nün yerini parçanın bütüne tabi olduğu topuluklar (komünler) almıştır. Parçanın bütüne tabi olmasının sağladığı muazzam güçten başka bir şey değildir ruh. Ruh toplumdur.
Bugün yeryüzünde bulunan insanların hepsinin neredeyse 1000 kişi civarında bir topluluktan gelmesinin nedeni de budur. Bunun nedenini Endenozya’da patlayan bir volkanın yarattığı bir şişe boğazında aramak; sosyolojik bir olayı; (toplumun ortaya çıkmasını) fiziksel nedenlerle açıklamaya kalkmaktır.
Bu ilk kez bir sürüden topluma geçen, ilk yasağı koyan; ilk kez dini olan Homo Sapiens sürüsü, komüne dönüşünce, bu muazzam dinamizmiyle hızla henüz sürüler halinde yaşayan, sadece Neandertal’leri değil; yeryüzüne yayılmış bütün diğer Homo Sapiensleri de yok ettiği için, bütün insanlar bu bin kişi civarındaki popülasyondan gelmektedirler 70.000 yıl önce yaşamış. Bu toplumu keşfeden Homo Sapiens popülasyonu veya sürüsü bütün diğer insan türlerinden biyolojik özellikleri aynı olmasına rağmen; toplumsal özellikleriyle; yani bir sürü olarak örgütlenmesiyle ve böylece sürü olmaktan çıkmasıyla toplam olmasıyla, bütün diğer türleri ve türdaşlarını yok edebilmiştir. Bu nedenle, insan yeryüzünde tek türü olan tek canlıdır. Toplum ortaya çıkana kadar birçok insan türleri bir arada bulunabiliyordu.
Buraya kadar tarihsel veriler ışığında biyolojik olarak insan ile toplumun yaratığı olan insanın farklı olduğunu gördük. Ve bu güne kadar açıklanamayan bazı görüngüleri açıklayan bir teori sunduk.
Şimdi bu analizi, yani biyolojik insan ile toplumsal bir varlık olarak insanın farklılığını topluma uygulayalım. Burada da bu ayrım, tarihi açıklamak bakımından çok ilginç bir kavramsal araç olarak ortaya çıkmaktadır.
*
Unutmayalım ki, insan bir canlı türü olarak, oldukça iri, güçlü, uzun yaşayan, zeki, konuşabilir bir hayvandır. İnsanın bu özellikleri, insanın bir hayvan olarak, çok daha karmaşık işlerin yapılmasında onu kullanmayı mümkün kılar.
Bu ilk bakışta zor gibi görünür. Ancak, komününden koparılmış, toplumsal varoluşuna son verilmiş insan, pratik olarak sadece biyolojik bir varlığa döner. Bu da insan türünün bir hayvan olarak kullanılmasını mümkün kılar.
İnsanın bir hayvan gibi, bir üretim aracı olarak kullanıldığı durumlarda, biyolojik olarak insan olan bu canlılar, toplumsal olarak insan olmadıklarından, birer üretici değil, üretim aracı olarak işlev görürler. Yani biyolojik olarak insan olmalarına rağmen, toplumsal işlevleri bir at, eşek, vs.’den farklı olmaz. Dolayısıyla onların harcadıkları enerji-güç, emek değildir ve saf fiziksel güç olarak kalır. Tıpkı bir makinenin yıpranması gibidir. O köleyi çalıştıranın emek üretkenliği artmış olur böyle becerikli bir organik robotu kullanarak. Köleler üretici değildirler, üretmezler; üretim aracıdırlar. Üretimi ancak toplumsal varlıklar yapabilir. Toplumsal varlıklar ise somut bir topluluk içinde var olabilirler.
O halde buradan son derece şaşırtıcı bir sonuç çıkar.
Köleler, sosyolojik olarak bir sınıf değildir; üretim aracıdırlar. Dolayısıyla köleci bir üretim biçimi antik tarihte yoktur.
Tam da bu nedenle, Köleler biyolojik olarak insan olmalarına rağmen, sosyolojik olarak insan olmadıkları; İnsan türünden (tıpkı atlar, eşekler, öküzler, köpekler gibi, diğer canlı türleri gibi bir biyolojik tür) canlılar veya üretim araçları, oldukları için, İnsan Aristo tarafından “zoon politikon” olarak tanımlarken, İnsan’dan sayılmazlar.
O halde, bu kavramsal netleşmeyi sonuna keder götürürsek, biyolojik olarak insan olmak ile, sosyolojik olarak insan olmak farklı olduğundan; insan pek ala diğer canlılar gibi bir üretim aracı olarak kullanılabileceğinden, bu kategoriden insanlar üretimde bulunmuş olmazlar, dolayısıyla sömürülmezler; emekleri yoktur çünkü. O insanları çalıştıran insanların emeklerinden söz edilebilir.
Eğer hayvan gibi kullanılmayı, o canlı sadece insan türünden olduğu için, sömürülme; harcanan enerjiyi emek olarak tanımlarsak; aynı kategorilerin, öküzler, eşekler, atlar için de geçerli olması; onarlın da harcadıkları enerjinin emek, yaptıklarının üretim, sağladıkları ama sahip olmadıkları zenginilğin de sömürü olarak tanımlanması gerekir ve buradan giderek atları, eşekleri, öküzleri bir sınıf olarak tanımlamak gerekir.
Sonuç olarak, hayvan olarak kullanılan insan türünden canlılar, harcadıkları enerji emek olmadığından; üretim yapmayıp üretim aracı olduklarından sömürülmezler ve bir sınıf oluşturmazlar.
O halde, aşağı yukarı bu durumda olan Yunan ve Roma’nın köleleri, bir sınıf değildir. Buna bağlı olarak, o köleler bir sınıf olmadığından Köleci Toplum, kavramı da yanlıştır. Köleci toplum olamaz,  çünkü köleler, üretim aracıdırlar, üretici bir sınıf değildirler.
Köleci toplum, olmamış mıdır? Olmuştur, ama modern tarihte. Köleciliğin var olabilmesi için; modern insan kavramının var olması gerekir.
Eski çağlarda insan kavramı, insan türünü kapsamazdı. Yani eski Yunan veya Romalılar, diğer yerlerden aldıkları esirleri çalıştırırlarken, onları insandan saymazlarken ırkçı değildiler. Köleci değildiler.
Ama ABD’nin güney eyaletlerindeki beyazlar ırkçı ve köleciydiler.
Antik toplumda, Polis’ten olmayan (Kentdaş olmayan, Kent’i kuran komünlerden olmayan) zaten insan olmadığından; biyolojik insanla toplumsal insanın çakışması gibi bir anlayış söz konusu olmadığından, ırkçı ya da köleci değildirler. Ancak, ABD ve diğer yerlerdeki köle kullanımlarında ise, İnsan kavramı tüm Homo Sapiensleri kapsadığından, bir takım insanların, insan haklarından yararlandırılmadan birer hayvan olarak kullanılmaları durumunda, zora dayanan bir sömürü vardır; bu köleciliktir ve o köleler üretir, emek harcar, sömürülür ve bir sınıf oluştururlar. Yani köleler bir alt sınıf olarak, ancak modern bir toplumda var olabilirler.
Tabii Klasik Tarihte bir de egemen sınıf olarak köleler vardır. Modern öncesi toplumda, köleler esas olarak egemen sınıfı oluştururlar. Devlet’in soyutluğu ancak kölelerde somutlaşabilir de ondan. Genellikle bu köleler kısırlaştırılmışlardır.
Doğu’da mutlak devlet, son derecede gelişmiş hatta giderek kişilerden bağımsız ve soyut bir varlık halini almıştır. Doğu devleti zamanla köleleri devlet örgütlenmesinin araçları olarak kullanmayı öğrenmiştir. Uygarlıkları yıkan kandaş kabileler genellikle eşitler arasında birinci olan, seçilen, biad edilen önderlerce yönetilirler. Bu önderler gücünü manevi otoritelerinden alırlar. Diğer önderler de silahlıdır ve eşittirler. Ancak medeniyeti feth eden komünlerin medeniyet tarafından feth edilmeleriyle birlikte, bir süre sonra eşitler arasında birinci olan şefler; diğer şeflere karşı, kapıkulları ya da kölelerden oluşan bir aparat kurmaya başlarlar ve bir süre sonra tüm devlet aparatı bunlardan oluşur ve diğer şefler tasfiye edilir. İşte bu medenileşmeyle atbaşı giden bu devletleşme ve buna bağlı olarak bir köleler ve kapı kulları ordusu aynı zamanda devletin ekonomi dışı zorla el koyduğu artı ürünü de tükettiğinden, bir egemen sınıf oluşturur. Klasik tarihte, özellikle Doğu’da esas egemen sınıf Devlettir ve devlet de, baştaki diğerlerini ezmiş ve tasfiye etmiş şef hariç, kölelerden oluşur. Örneğin Kölemenler, Memluklar. Osmanlı devleti devletleşince Devlet aygıtı asıl olarak devşirme denen Enderun’da ya da yeniçeri ocağında yetişen kölelerden oluşur. Bu anlamda köleler bir egemen sınıf oluştururlar.
*
Görüldüğü gibi, Maymun’dan İnsana giden süreçte emek kategorisinin bulunmayacağı ve emek kategorisinin analiz edilerek dakikleştirilmesi bizleri alışmadığımız sonuçlara götürmektedir.
*
Konuyu bir de emek kategorisinin kayboluşu noktasından ele alalım.
Zenginliklerin boş zamanlarda ve oyun olarak, bir zevk olarak yaratıldığı noktada, yani Marks’ın deyimiyle “zenginliklerin gürül gürül aktığı” bir toplumda, Komünist toplum7un üst aşamasında, emek ve üretim kategorileri yok olur; zorunluluklar aleminin ötesine gidildiği için; yaptırımlar; parçanın bütüne tabi olması son bulur. Ama bu aynı zamanda toplumun yok olması demektir. İnsanın tekrar toplum öncesine dönmesi demektir.
O halde, komünist toplumun üs aşaması diye bir toplum olamaz; o noktada toplum, toplum olmaktan çıkar; toplum, insan türünün, zorunluluklar aleminden özgürlükler alemine geçiş için yaşamak zorunda olduğu bir geçici dönem olarak görülür.
Bu toplumun yok olması kültürün yok olması anlamına gelmez. O zaman insan türünün ilişkilerini, tıpkı toplum öncesinde olduğu gibi, kültür belirleyecektir.
Kültür birçoklarınca toplum ile aynı anda kullanılmakla birlikte aynı değildir. Kültür toplumdan önce vardır, toplumdan sonra da var olacaktır. Kültür biyolojik bir özelliktir; gelişmiş bir sinir sisteminin bir özelliğidir.
Oyunun ve öğrenmenin olduğu bütün canlılarda bir kültürün tohumları ve ilkel biçimleri görülür. Kültür, içgüdülerle veya genetik kotlarla aktarılmayan; sonradan öğrenilen veya öğrenilebilen özelliklerdir. Dolayısıyla, neredeyse bir çocukluk ve öğrenim süreci geçiren bütün memelilerin, bir şekilde bir kültürleri olduğundan söz edilebilir. Araştırmalar aynı türün farklı sürülerinde farklı kültürlerin varlığını göstermektedir.
İnsan türü de çok gelişmiş, çok uzun bir çocukluk ve öğrenme dönemini kapsayan bir canlı türü olarak, toplumu keşfetmeden önce muhtemelen çok gelişmiş kültürü olan sürüler halindeydi muhtemelen. Sürüdeki ilişkileri hatta sürülerin ilişkilerini muhtemelen kültür düzenliyordu.
Ancak bütün bu sürülerde henüz parçanın bütüne tabi olduğu bir toplumsal var oluş yoktu. Yasak yoktu. Ancak sürekli bir kıtlık olduğundan, muhtemelen yaşlıları, çocukları, ölüleri yemek vs. de kültürün bir parçasıydı. Dolayısıyla kursan da yoktu.
Topluluk adına, bütün adına öldürme ile birlikte, yani kurban ile birlikte toplum da doğmuş olmalıdır.
O halde, emek kategorisi yasak ile, din ile, bir topluluk tanımıyla, kurban ile ortaya çıktığına göre; Komünist toplumun üst aşamasında emek ile birlikte yaptırım, yasak, üretim ile birlikte din, yani ahlak, sanat, hukuk vs. de yok olacaktır.
Yani Komünist “toplumun” üst aşaması sadece devletsiz değil, dinsiz, hukuksuz, sanatsız, üretimsiz, yasaksız, yaptırımsız ama kültürü olan bir sürü olacaktır.
*
Bir de kapitalizmin var olması koşullarında emek kategorisine kısaca bakalım.
Kapitalizm devam ettiği takdirde bu konu muhtemelen insanların karşısına gelecekte şu iki biçimde çıkacaktır. Bu biçimler, Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı veya Blade Runner filminde tartışılmaktadır örneğin.
Bugün biyogenetik sayesinde, biyolojik olarak insan olan, insanın bütün yeteneklerine sahip olabilen ama örneğin, anti-depresif almış insanlardaki gibi, verilen emirlere uyan; biyolojik robotlar yapılabilir teorik bir olasılık olarak.
Eğer böyle giderse, kapitalizm var olmaya devam ederse, kar hırsı, bu tür organik robotlar üretilmesine gidebilir.
Ya da bu yol, Blade Runner’de olduğu gibi tersinden kat edilebilir.
Yani öyle inorganik robotlar yapılabilir ki, tür olarak insanın tüm özelliklerine sahip olmasına rağmen insan olarak kabul edilmeyebilir.
Bu takdirde ister organik, ister inorganik olsunlar, “insanlar”dan farksız, belki de Blade Runner’de olduğu gibi çok daha insan olan bu insanlar, artık insanlıktan çıkmış insanların birer üretim aracı olabilirler ve eski “köleci” toplumlar süper modern bir çağda tekrar ortaya çıkabilirler.
05 Aralık 2012 Çarşamba
Demir Küçükaydın
[1] Biz de aşağıda Engels’i tam da Gould’un övdüğü noktada, aynı yanlışı tersinden yapmakla, sol politik kültürün ön yargılarına bağlı kalmakla eleştireceğiz.
Bloglar:
Video:
Podcast:
İndirilebilir kitaplar:
https://drive.google.com/open?id=0BxCB_Gtx8VYAcDREeTJVLW93MjA

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Argümanınız şundan ibaret: "Köleler sınıf değildir ve sömürülmezler çünkü egemen sınıf onları insan değil üretim aracı olarak görüyordu". Bu argümanın saf idealist temeli bir yana, buradan "proletarya da sınıf değildir ve sömürülmezler çünkü egemen sınıf onları insan değil üretim aracı olarak görüyor"a geçmek de çok zor olmaz. Hayvanlar ve insansı robotlar konusunda da tamamen hedefi şaşırdınız. Hiç o dehlizlerde kaybolmaya gerek yoktu, hayvanların veya insansı robotların değer üretmediğini söylemenin yolu "ben bunları insanların dahil olduğu topluma dahil saymıyorum" ön kabulünden ibaret. Yani a priori bir önerme, herhangi başka bir analizden çıkan bir sonuç değil.