5 Ekim 2017 Perşembe

Oktay Etiman’ın Ardından “Dev-Genç’in Delikanlısı”

"DESTINY IS CHARACTER - İnsanın alınyazısı mizacıdır"
Oktay'ın bir paylaşımı
Birkaç saat önce neredeyse yarım yüzyıllık dostum, arkadaşım, yoldaşım Oktay Etiman’ı kaybettiğimizi öğrendim.
Son birkaç günde ses çıkmayınca bu haberi bekler olmuştuk.
Aşağıdaki yazı Oktay yaşarken, onun için düşünülen bir armağan kitabı vesilesiyle yazılmıştı.
Oktay henüz hasta değilken, Oktay için bir armağan kitabı yazma projesi ortaya çıkmıştı. Bu kitaba benim de katkıda bulunmam istenmişti.
Ama bir süre sonra, bundan bir yıl kadar önce, Oktay hastalığını bildirdi, kanserin metastaz yaptığını söyledi. Ama morali yerindeydi.
Daha sonra Armağan kitabını derleyen Muazzez Avcı, Oktay’ın hasta olduğunu ve kitabı yaşarken çıkarmak istediğini söyledi.
Aşağıdaki yazı bunun üzerine yazıldı. Kitabın Oktay yaşarken yayınlanması ve kendisinin okuyacağı düşünülüyordu.
Ancak hasta olduğunu bildiğimden içinden bir türlü bitirmek gelmiyordu. Yazıyı aslında bitirmiş sayılırdım ama bir türlü son noktayı vuramıyordum. Sanki son noktayı vurduğumda Oktay da ölecekmiş gibi geliyordu; yazıya son noktayı koymayarak Oktay’ın ömrünü uzatıyormuşum gibi geliyordu bana. Biliyorum, saçma ama böyleydi.

4 Ekim 2017 Çarşamba

„Wir lasen noch Marx, die Jugend heute liest Nietzsche und sagt, sie sei links“

DIE EXILANTEN Zwei Generationen, zwei unterschiedliche Biografien: Aber eins haben Demir Küçükaydın und Rezan Aksoy gemein. Sie sind in der Türkei geboren und leben heute im deutschen Exil. Küçükaydın saß wegen politischer Aktivitäten 10 Jahre in Haft. Aksoy arbeitete als Theaterregisseur, bis gegen ihn ermittelt wurde. Ein Treffen in Berlin
„Wir lasen noch Marx, die Jugend heute liest Nietzsche und sagt, sie sei links“

„Das politische Leben ist sehr lebendig hier in Kreuzberg, auch unter Türkeistämmigen“, sagt Demir Küçükaydın, hier am Kottbusser Tor. Der Theatermacher Rezan Aksoy sieht das ähnlich: „Berlin ist das politische und künstlerische Zentrum Deutschlands“

25 Eylül 2017 Pazartesi

Barzani’nin Referandum Hamlesi Vesilesiyle Bir Kez Daha Uluslar ve Ulusçuluk Üzerine

En sondan başlayalım.
Türkiye, İran veya Irak hükümeti müdahale eder mi?
Isıracak köpek dişini göstermez.
Türkiye, İran ve de Irak hükümetinin tehditleri bu referandum kararı karşısında hiçbir şey yapmayacakları ve yapamayacaklarının en sağlam göstergesidir.
Hatta bu tehditler aslında Barzani’nin değirmenine su taşımakta, Kürtler içinde ona en karşı olanların bile onun kararının ardında toplanmasına yol açmaktadır.
Eminim ki Türk devletinin kurmayları, Barzani’nin bu güçlenmesinin PKK’nın bir zayıflamasına, zayıflamasa bile hareket alanının daralmasına yol açacağının hesabını da yapmaktadırlar.
Zamanı mı?
Bir şeyin zamanı olup olmadığı o işi yapanın kendi amaçları açısından değerlendirilebilir.
Çünkü taktikler strateji içinde, strateji de tabi olduğu amaçlar içinde değerlendirilebilir.
Türkiye, İran veya Irak’ın veya ABD’nin veya diğer güçlerin Kürdistan’da bağımsız bir devlet kurmak gibi amacı mı var ki zamanı mı diye itiraz ediyorlar?

13 Temmuz 2017 Perşembe

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır.
CHP’nin de, Erdoğan’ın da, Askeri Bürokratik Oligarşinin de nasıl bir kandırmaca içinde olduklarını gösterecek, onların ideolojik egemenliğine son verecek; ipliğini pazara çıkaracak olan slogan budur.
Ama bunu sosyalistlerin ve demokratların anlaması çok zordur. Çünkü sosyalistler ve demokratlar, tam da bu slogana karşı çıkarlarken, karşı çıktıklarıyla aynı gerici ve karşı devrimci bir ulus ve ulusçuluk anlayışını paylaşmaktadırlar. Bun dedenle anlamaları çok zordur. “O mahiler ki derya içindedirler deryayı bilmezler.” Milliyetçiler milliyetçi olduklarını göremezler çünkü milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamazlar.

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Adalet Yürüyüşü ve Mitingi’nin Ardından

Basına ve bizim sosyalistlerin abartılı rakamlarına güvenmediğim için, kötümser yorumlarıyla bilinen ve mitinge katılacağını bildiğim bir arkadaşa katılım nasıldı diye sordum.
Onun verdiği cevap özetle şöyleydi. “Biz alana girmeyi bile başaramadık. Benim hayatımda gördüğüm en büyük mitingdi, bir buçuk milyon kadar vardı. Ben bu kadar bir de Paris’te milyonluk bir miting görmüştüm” dedi.
Murat yetkin, bugün “polis kaynaklarına göre 1 milyon 750 bin” dediğine göre iki milyona yakın insandan söz edilebilir.
Sanırım bu Türkiye’nin tarihindeki en büyük miting ve kitle mobilizasyonudur.
Biz neredeyse iki yıldır, bir tek doğru slogan ve bayrakla milyonların harekete geçirilebileceğini, bunun için koşulların olağanüstü uygun olduğunu savunuyor ve somut öneriler yapıyorduk.

2 Temmuz 2017 Pazar

Bir yazıda Üç Yazı - Birinci Yazı: Eleştiri Dostlara Yapılır; Barış Düşmanlarla Yapılır, İttifaklar ise Tutarsız ve Kaypaklarla - İkinci yazı: HDP’nin Savruluşları ve Nedenleri - Üçüncü Yazı: #Adalet Yürüyüşünü ve HDP’yi Kurtarmak İçin Neler Yapılabilir?

Bizim yazılarımızda bir CHP eleştirisi bulamazsınız, çünkü o bizim dostumuz değildir.
Hatta CHP hakkında genellikle ne kadar akıllı oldukları hakkında bol bol “övgü” görürsünüz. Örneğin Kılıçdaroğlu’nun bu #Adalet Yürüyüşü’nü başlatmasını çok akıllıca bir hamle olarak gördük ve değerlendirdik.
Kimileri, ki bunlar bizim sosyalistler arasında bol miktarda var, böyle övgülerin ancak düşmanlara yapılacağını bile anlayamayacak kadar okuduğunu anlamaktan acizler.
CHP, Türk devletinin, yani bu binlerce yıllık Şark despotluğunun partisidir. O bu devleti yaşatmak, biz ise yıkmak istiyoruz. Bu Türklükle tanımlanmış merkezi bürokratik cihaz parçalanmadan Türkiye’ye demokrasi gelmez. Bu bizim politik programımızın ilk maddesi, alfabesi. Ama bu devletin nasıl birikimli, nasıl tecrübeli, nasıl bilgili olduğunu da biliyoruz. Onu çok ciddiye alıyoruz. Zaten onu bir biz, bir de Apo ciddiye alıyor. Bir de rahmetli Kıvılcımlı alırdı.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

"Adalet Yürüyüşü" Bitti, Türk Ulusalcılarının, Şovenlerinin ve Irkçılarının Yürüyüşü Başladı.

Az önce aşağıdaki resmi gördüm. Acil olarak şu yorumumu paylaşıyorum.
Adalet Yürüyüşü artık Adalet Yürüyüşü olmaktan çıktı. Türk ulusalcılarının ve ırkçılarının yürüyüşü oldu.
HDP yürüyüşe baştan katılmayarak ve sahip çıkmayarak yürüyüşün böyle bir evrim geçirmesine olanak sağladı.
Bundan sonra yürüyüşe katılması ne mümkündür, ne de doğru olur.
Maalesef HDP tecrit oldu.
CHP başlangıçta sadece Adalet bayrağı açmıştı. Türk bayrağı hiç önde görülmüyordu.
Çünkü başlangıçta işin nasıl gelişeceğini bilmiyor ve sadece Adalet'i öne çıkararak Kürtlere de kapıyı kapamıyordu.
Baktı ki iş tuttu bu sefer Kürtlerin katılmasını engellemek için Türk bayraklarını öne çıkardı.
Kürt hareketi maalesef yine yaptığı hatayla yürüyüşün böyle bir evrim geçirmesine imkan sağladı ve kendini tecrit etti.

30 Haziran 2017 Cuma

#ADALET Yürüyüşü ve HDP’nin “Hal-i Pürmelâl”i

Özellikle #ADALET Yürüyüşü başladığından beri HDP’nin ne dediğini, nasıl bir politika izlediğini anlayan varsa beri gelsin.
Pervin Buldan: “#ADALET herkes için istenirse #ADALET olur. Sadece kendilerine yapılan haksızlıklar için #ADALET aramak yanlıştır. Bizler yürüyen yurttaşlarımız Kandıra’ya ulaştıklarında manevi bir karşılama yapacağız. Fakat yürüyüş Edirne’ye kadar uzatılırsa bizler de #ADALET arayışlarının samimiyetine inanarak dâhil oluruz.”
Ahmet Yıldırım: "Biz bu yürüyüşün yanındayız, destekliyoruz. Bu yürüyüşe belli bir yerden katılacağımız içimizde tartışılan bir husustur. Yarın MYK toplantımızdan sonra bu netleşecektir. Yürüyüşün en uygun, en iyi katkı sunabileceğimiz yerinden itibaren içerisinde bulunacağız. Yoksa düşünsel olarak, destek olarak hiçbir zaman dışında olmadık."

29 Haziran 2017 Perşembe

Sosyalistler ve Sol Neden “Ofsayt”ta?

Bu gün dünyadaki her hangi bir soruna, insanlığın kurtuluşu, hatta varoluşunu sürdürmek için önündeki en büyük engelin uluslar olduğunu görmeyen ve ulusların varlığının fiili bir ırkçılık anlamına geldiğini kavramayan her politik parti veya hareket, birden bire kendini en kötü gericiliğin destekçisi olarak bulur.
Dünyaya böyle yaklaşmadığınız sürece, dünyayı ve ondaki politik gelişmeleri anlama ve onlara karşı bir politik tavır ve program geliştirme şansınız olmaz.
Soruna böyle yaklaşmadığınız sürece, bu gün dünyaya egemen olan ulus devletlerin ırkçı bir sistemin araçları olduğunu göremezsiniz. Yani ırkçılığı bir tehlike olarak görürsünüz, yeryüzü ölçüsünde var olan bir sistem, gerçek olarak değil.
Böyle yaklaşmadığınız sürece siz bir ulusçulusunuzdur; insanların değil ulusların eşit olduğu insanların ancak uluslar aracılığıyla eşit olabileceği gibi bir yaklaşıma sahipsiniz demektir.

21 Haziran 2017 Çarşamba

#ADALET Nöbetlerinde Bulunmak ve Buluşmak! Nasıl ve Neden?

Yarın (22 Haziran Perşembe) Hayır Kadıköy Meclisi Yoğurtçu Parkı’nda bir tek gündemle toplanacak ve #ADALET yürüyüş ve nöbetlerini ve neler yapılabileceğini görüşecek.
Bu vesileyle, biraz “hariçten gazel okumak” gibi de olsa, görüş ve önerilerimizi bir kere daha yazalım. Belki birileri okur, belki gündeme alınır ve tartışılır. Gündeme alınıp tartışılırsa aklın yolu bir olduğundan, büyük bir olasılıkla insanların kendi deneme ve akıl yürütmeleriyle benzer sonuçlara ulaşılacağına inanıyorum.
Önce şu ana kadarki duruma bakalım.
Maalesef sosyalistler ve demokratlar günün acil sorununu doğru yakalayamamışlardır. Örneğin “Barış” demişlerdir, “Demokrasi” demişlerdir ama Hukuk ve/veya Adalet’in, bugünkü keyfilik karşısında, en geniş kesimleri birleştirebilecek, yakalanacak ana halka olduğunu görememişlerdir. Bu konudaki öneri ve eleştirilerimizi görmezden gelmişlerdir. (Örneğin “HDP’ye Açık Mektup – Erdoğan Gitmeden Barıştan Söz Etmek Erdoğan’a Hizmet Etmektir”)

20 Haziran 2017 Salı

Söz Hayır Meclislerinde

Bugün Hayır Meclisleri’nin 18 Haziran Pazar günü İstanbul’da Kenter Tiyatrosu’nda yaptığı buluşmanın Sonuç Metni’ni  ve tartışmalarının özetini yayınlamak en doğru iş olacak.
Benzeri meclislerin her yerde örgütlenmesine çalışılmalı.
Buna kendi çapımızda bir katkıyı ancak bu meclisler, çalışmaları ve kararları hakkında okuyucularımızı bilgilendirerek yapabileceğimizi düşünüyoruz.
Aşağıda bu metinler yer alıyor.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Sahada Olmak ve HDP’nin Yanlışı

Kılıçdaroğlu’nun başlattığı yürüyüş karşısındaki tartışmalara bakınca, yeni kuşakların, bizler için birer aksiyom olan kimi alfabetik önermeleri bile bilmediği görülüyor.
Bu nedenle, klasik sosyalist geleneğin “her zaman taze” (evergreen) kimi kabullerini hatırlatmak yerinde olacaktır.
Halk özellikle eski uygarlık beşiklerinde, yani Türkiye gibi Şark despotluklarında örgütsüzdür.
Kapitalizm öncesinde, ulusal devletler öncesinde iyi kötü yine de tarikatlardaki, meslek örgütlerindeki örgütlülüğü aracılığıyla, modern toplumdaki işçilerin sendikaları gibi, köylü (Alevilik) ve zanaatkârların (Ahilik, Bektaşilik vs.) savunma araçları bulunuyordu.
Ama modern devlet ve ulusun ortaya çıkışı bu öz savunma mekanizmalarını bile ortadan kaldırdığı için, halkın, ne prekapitalist sınıflı toplumlarda, yani klasik uygarlıklarda, iyi kötü geliştirdiği savunma araçları vardır; ne de modern toplumdaki işçi sınıfının geliştirdiği savunma araçları (fikir ve örgütlenme özgürlüğü gibi kimi haklar ve sendikalar ve işçi partileri gibi örgütlülükler) vardır. Ortada tam anlamıyla örgütsüz, devletin örgütlü kontrolünde, tamamen savunmasız ve örgütsüz bir halk vardır.

16 Haziran 2017 Cuma

CHP’yi Eleştirmek ve “Adalet” Yürüyüşü ve HDP

Bir devrimci, bir Marksist düşmanlarını eleştirmez, dostlarını eleştirir. Eleştiri dostlara yapılır, dostluğun ifadesidir. “Eleştiri silahı” dostlara yöneltilir. Çünkü eleştiri silahı birine yöneltildiğinde onu öldürmez, geliştirir.
Bu nedenle, bir devrimci, bir Marksist “eleştiri silahını” düşmanlarına yöneltmez, düşmanlarını eleştirmez.
Düşmanlara karşı “Eleştiri silahı”na değil; “Silahların eleştirisi”ne başvurulur, yani onlarla mücadele edilir, onlara karşı savaşılır, onlar zayıflatılmaya ve yenilmeye çalışılır.
Örneğin Lenin’in hiçbir zaman çarlığı eleştirdiğini göremezsiniz. Çünkü onunla savaşmaktadır. Eleştirisini Menşeviklere, Ekonomistlere, Likidatörlere  vs.; siperin aynı tarafında gördüklerine yapar.
Bu nedenle bu satırların yazarı CHP’yi hiç eleştirmez, çünkü o karşı cephededir; ama en ağır eleştirilerini her zaman dostlara, sosyalistlere, demokratım diyenlere yapar.

12 Haziran 2017 Pazartesi

Devrimi Korkaklar Yapar – Korkakların Sokağa Çıkması İçin Ne Yapmalı?

Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinde garip bir anlayış var: hep kahramanlık ve fedakârlıklar üzerinden bir yarış, eylemlerin ve mücadele biçimlerinin buna göre belirlenmesi.
Unutulan bir şey var: Bırakalım devrim gibi devasa değişiklikleri bir yana, toplumdaki küçük iyileştirmeler, küçük demokratik hak kazanımları veya küçük ekonomik ve sosyal kazanımlar için bile, en az on binlerce, milyonlarca insanın eylemi veya ağırlığını belli bir tarafa koyması gerekir.
Ama milyonlar korkaktır.
Milyonlar polisin saldırıları veya tutuklama tehditleri altında sokağa çıkmaya cesaret edemez.
Çünkü örgütsüz insan korkak olur.
Ama örgütleme ve örgütlenmenin bizzat kendisi de devletin esas saldırı noktası olduğundan, şöyle bir açmaz ortaya çıkar: İnsanlar örgütsüz oldukları için korkarlar ve korktukları için de örgütlenemezler. Örgütsüzlük ve korkaklık birbirini besler.

10 Haziran 2017 Cumartesi

Dört Yıl Önce Dün Gezi’ye Önerilen Program

Dört yıl önce, 9 Haziran 2013’te Gezi’nin onuncu gününde, Gezi Hareketine aşağıdaki yazıda bir program öneriyor ve onu bir program tartışmasına çekmeye çalışıyorduk.
Gezi’nin o zamanlar böyle konulara kulakları tıkalıydı, kendisiyle sarhoş olmuştu.
Ne Taksim Dayanışması’nın, ne orada etkili olmaya çalışan sosyalist ve sol hareketlerin böyle bir perspektifi yoktu.
Gezicilerin alıcıları henüz bizim yayınlarımıza rezonans gösterecek frekansta değildi.  Bu nedenle bu yazılanlar uzayın sağır boşluklarında kaybolup gittiler.
Gezi şimdi, HAYIR hareketinin ortaya çıkardığı, küçük ama önemli HAYIR meclislerinde tam da bu sorunları yavaş yavaş gündemine almaya başlıyor.
Bu momentte o zamanlar yankısız kalmış, olmamışa dönmüş bir yazıyı tekrar yayınlayarak. hem HAYIR meclislerinde ufaktan başlama eğilimi gösteren tartışmaya; hem de Gezi’nin bir bilançosunun çıkarılmasına, yani eksiklerinin daha iyi görülmesine ve giderilmesine bir katkıda bulunmayı deneyelim.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

“Boynuna O Kırmızı Fuları Bağlama Çocuk (…) Vurulursun” Gezi’den ve Rojava’ya

Gezi kuşağının en iyileri Rojava’ya gidiyorlar ve orada ölüyorlar.
Nejat’ta’tan, Kader’e; Ulaş’tan, “kırmızı fularlı” Deniz’e.
Çoğunun adını bile hatırlayamıyoruz.
Çoğu çocuğum ya da torunum olacak yaşlarda.
Bazılarını görmüşlüğüm ve tanımışlığım da var.
Marks bir yerde hiçbir herhangi bir dönemin onun kendisi hakkındaki yargılarıyla yargılanamayacağını söyler.
Gezi’nin en iyilerinin Rojava’daki ölümlerinin sembolik anlamı üzerine düşünelim “kırmızı fularlı kız”ı hiç olmazsa böyle uğurlayalım.
*
Gezi kuşağı bir teorik mirastan yoksundu.
Çocukluğunu Doğu Avrupa’nın çoküşünde, Türkiye’de özel savaş rejiminde yaşamıştı.
Bir teorik miras bir yana, teorinin bile kategorik olarak hor görüldüğü; komplo teorileine dayanan enayiler teorisyenliğinin teori sanıldığı; dine ve dile dayanan milliyetçiliklerin Orta Asya’dan Balkanlar’a; Baltık’tan Afrika’ya tüm dünyayı kapladığı bir dönemde dünyayı algılamaya başlamışlardı. Bu bakımdan çok şanssızdılar.

30 Mayıs 2017 Salı

Gezi’nin Yeni Bir Yıl Dönümünde Bir Kez Daha “La İlahe İllallah”

La İlahe İllallah” başlıklı yazımızı 2004 yılında yazmıştık.
Sonra bu yazıyı “Marksizmin Marksist Eleştirisi” başlıklı kitabımızın son yazısı olarak 2007 yılında tekrar yayınlamıştık.
Bu yazıyla yaptığımız ya da yapmaya çalıştığımız, teorik düzeyde gerçek bir devrim anlamına gelen, 2004 yılında ilk kez formüle etttiğimiz Marksist Ulus ve Din Teorilerinin programatik sonucunu, kolay anlaşılır bir şekilde ama İslam’ın vokabüleriyle (ya da “söylemiyle” diyelim) açıklamaktan başka bir şey değildi.
Tabii bunu yaparken aynı zamanda dinlerin ve özellikle de İslam’ın Marksist bir açıklamasını, diğer bir ifadeyle, beş bin yıllık uygarlıklar tarihinin kısa bir özetini ve açıklamasını da sunmuş oluyorduk.
Bu yazı bir bakıma, Marksizmin arada kat ettiği teorik ve kavramsal birikime dayanarak, Komünist Manifesto’nun yeniden yazılmasından başka bir anlama gelmiyordu.

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Aydınlanma ve İslam’ın Sentezi ve Mirasçısı Olarak Marksizm

Aydınlanma ve İslam’ın birbirine zıt olduğu yönünde yerleşmiş ve yaygın bir yargı vardır.
Bu yargıyı savunan ve yerleştirenler: İslam ve Aydınlanma’nın içini boşaltanlar; onları karşı devrimlerle olmamışa çevirenler ve bu karşı devrimci mirası şimdi sürdüren “Aydınlanmacılar” ve “Müslümanlar”dır.
Birbirlerine zıt olduklarını söyleyenlerin, zıt olduklarında böyle anlaşabilmeleri bile, zıtlıktan çok daha büyük, bir ortaklık içinde bulunduklarının da bir kanıtıdır.
“Aydınlanmacı” ve “İslamcı”ların, Aydınlanma ve İslam’ın birbirine zıt olduğu yargısında anlaşmaları olgusunun kendisi, bizzat bu iddialarının, kendileri tarafından çürütülmesinden başka bir anlama da gelmez.
Şunu iyi ayırmak gerekmektedir: Aydınlanma ve İslam’ın zıt olduğu yargısındaki bu ortaklık, Aydınlanma ve İslam’ın değil; Aydınlanma ve İslam’ın sürdürücüsü ve devamcısı olduklarını iddia edenlerin bir ortaklığıdır.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

HDP’ye Açık Mektup – Erdoğan Gitmeden Barıştan Söz Etmek Erdoğan’a Hizmet Etmektir

Politik mücadelede, yakalanacak ana halkayı, vuruş yönünü, yani bir anlamda stratejiyi, doğru belirlemenin hayati önemi vardır.
Bugün Türkiye’de yakalanacak ana halka, Erdoğan’ın gasp ettiği Devlet başkanlığından uzaklaştırılmasıdır.
Bunu ana hedef olarak belirlemeyen her politika Erdoğan’ın gaspını ve suçlarını meşrulaştırır; demokrasi güçlerini dağıtır; Erdoğan’ın nasıl bir tehlike olduğunu gizlemiş olur, güçleri yanlış noktalara yığar.
2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden beri, Erdoğan’ın diktatörlük amaçlarına ve bir tür faşist rejime gideceğine dikkati çekerek bıkmaksızın baş tehlikenin Erdoğan olduğunu, onu yenilgiye uğratmanın en acil ve temel sorun olduğunu yazdık[1].

18 Mayıs 2017 Perşembe

HDP’nin Hal-i Pür Melali

Önceki yazımızda “Kürt Özgürlük Hareketi, HDP ve Hayır Meclisleri”ni kastederek şu sözlerle başlamıştık:
Bu üç odağın da programatik, stratejik ve örgütsel olarak sonuçları uzun vadede görülebilecek çok köklü dönüşümler yapmaları, kararlar almaları gerekiyor.
Bu nedenle önümüzdeki günlerde, bu örgüt ve hareketlerin program, strateji ve örgütlenme konularında ne gibi değişiklikler yapmaları gerektiği konusuna yoğunlaşmalı”.
Bu Pazar HDP’nin bir kongresi var. Bu nedenle öncelikle HDP üzerinde yoğunlaşalım.
Ama önce birkaç ön açıklama.
HDP’nin bürokratik yapısının, burada dile getirilecek eleştiri ve önerileri dikkate alacağını düşünmüyoruz.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Hayır Meclisleri, HDP ve Kürt Özgürlük Hareketi

Bir araba ile bir yere giderken bile hep aynı hızla ve sürekli olarak gidemezsiniz. Ara sıra mola vermek, arabaya yakıt koymak, motorun yağına, lastiklerin havasına bakmak gerekir.
Referandumdan sonra, öncesindeki gibi bir enerji ve eylemlilik elbette süremezdi.
Şimdi içinde bulunduğumuz dönem bir hazırlık, birikim dönemidir. Sökükleri dikme, biraz güç toplama ve yeni mücadelelere hazırlanma dönemi. Bu sadece bizlerin yorgunluğunun ortaya çıkardığı bir zorunluluk da değil; aynı zamanda karşı tarafın da toparlanma ihtiyacı içinde olmasından dolayı bizim için bir küçük fırsat.
Demokrasi güçleri bu dönemi iyi değerlendirmeli. Şu an bir birikim, bir hazırlık, bir toparlanma dönemi. Fırsat olduğunda hazırlığını iyi yapamayanlar mücadelenin ısındığı zamanlarda da başarısız olurlar.

5 Mayıs 2017 Cuma

OHAL ve KHK’ların Ekonomi Politiği

Bir Sosyal Devrim ile bir Karşıdevrim’in her zaman çok temel bir farkı vardır.
Bir Karşı Devrim, mülkiyetin sahibini değiştirir, ilişkilere ya da yapıya dokunmaz.
Bir Sosyal Devrim ise ilişkileri değiştirir mülkiyetin sahibi ile uğraşmaz.
Burada sahiplik kavramını sadece belli bir mülkiyetin sahibi olarak da anlamamak gerekir. Kadrolar, “münhal” (boş) işler, verilen ihaleler, yok pahasına devredilen veya işlemeye verilen, kiralanan kıymetli araziler, tesisler vs.yi de bunlara eklemek gerekir.
Türkiye’de bütün karşı devrimler, bütün demokrasi düşmanlığı ve bu keyfi, baskıcı, militer devlete duyulan taparcasına hayranlık, hem dar; hem de bu geniş anlamıyla bu mülkiyetin sahiplerinin el değiştirmesi üzerinden yürür.

3 Mayıs 2017 Çarşamba

“Kartaca Yıkılmalı” – Erdoğan Gitmeli

Raviyanı ahbar ve muhaddisanı ruzigar rivayet ederler ki”, Roma’lı, yaşlı senatör Cato, hangi konuda konuşursa konuşsun, her konuşmasını “körün değneğini bellediği gibi” daima, “bu vesileyle de şunu eklemeliyim ki Kartaca yıkılmalı” diye bitirirmiş. (Ceterum censeo Carthaginem esse delendam)
Kartaca, Fenikelilerin açtığı Akdeniz ticaret yollarının yine Fenike kökenli bir koloniden çıkmış mirasçısı idi.
Genç Roma ancak yaşlı Kartaca’nın Akdeniz ticaretindeki egemenliğine, Kartaca’yı taş üstünde taş bırakmamacasına yok ederek son verdikten sonra, Roma-Bizans-Osmanlı diye sürecek Akdeniz-Ortadoğu uygarlık alanının birliğini ve ticaret yollarının güvenliğini sağlayabilmiştir.
Hıristiyanlık da Akdeniz-Ortadoğu uygarlığının ekonomik temeldeki bu birliğinin üstyapıdaki bir yansımasından başka bir şey değildir özünde.

30 Nisan 2017 Pazar

1 Mayıs Vesilesiyle Enternasyonalizme Karşı

Enternasyonalizm kavramı bu gün otantik anlamını çoktan yitirmiş bulunmaktadır. Enternasyonalizm, bu gün büyük ölçüde işçilerin uluslararası dayanışması; hatta işçiler bir yana halkların ve ulusların bir dayanışması olarak anlaşılmaktadır.
Enternasyonalizm, ne işçilerin ne halkların ne de ulusların uluslararası dayanışması değildir.
Bırakalım ulusları, halkları bir yana, onu işçilerin dayanışması olarak anlamak, yorumlamak ve tanımlamak, onun içini boşaltmak demektir.
Çünkü Enternasyonalizm bağımsız birimler arasındaki karşılıklı çıkarlara dayanan; basit bir toplam gibi bir birlik anlayışı ve dayanışma değildir.
Enternasyonalizm, bir ülke proletaryasının çıkarlarının, dünya proletaryasının çıkarlarına tabi olması, her hangi bir ülke proletaryasının dünya proletaryasının zaferi için azami olanı yapmasıdır.
Yani enternasyonalizm, cebirsel bir birlik anlayışına dayanır. İlk bakışta ve kısa vadede bir veya birkaç parçanın aleyhine olan, bütünün, yani dünya proletaryasının çıkarına olabilir. Tıpkı cebirde eksi ile eksinin çarpımının artı sonuç vermesi gibi. Tıpkı askercil ordular savaşında, birliklerin ordunun genel çıkarlarına tabi olması gibi.

28 Nisan 2017 Cuma

1 Mayıs’ta Taksim Alanı Fethedilebilirdi? Ama Nasıl?

Türk sosyalistlerinin temel sorunu anmalara, rozetlere, ritüellere çok düşkün olmalarıdır.
Pek bilinmez veya artık bilinmek istenmemektedir ama 1960’ların sonundaki yükselişi yaşayan devrimci gençler, yani DÖB’lüler ve Dev-Genç’lilerin hiç öyle ritüelleri yoktu. Çünkü gerçek, canlı, dinamik bir hareketin örgütsel ifadesiydiler.
Kırk yılda bir anma falan yapılır, o da aktüel politik mücadele için bir mesaj vermeye, bunun için vesile yaratmaya yönelik olurdu.
Bizim, ve özellikle de bizim Deniz’in (mare nostrum) dilimizden düşmeyen “vaktimiz yok ölenlerin matemini tutmaya, akın var güneşe akın, güneşi zapt edeceğiz güneşin zaptı yakın” şiarıydı.
Bir örgüt canlı bir hareketle bağını, dinamizmini, yaratıcılığını yitirip bürokratlaşmaya, taşlaşmaya başladığında rozet sloganlar, bayraklar, semboller, ritüeller, anmalar önem kazanmaya başlar.

27 Nisan 2017 Perşembe

Antrakt (Ara) Bitti

Referandumun bitişi ve Türkiye’nin Şengal ve Rojava’ya saldırılarıyla birlikte, güçlerin yer alışı, 7 Haziran sonrasından, referandum arifesindeki günlere kadar olduğu gibi, fabrika ayarlarına dönmüş bulunuyor.
Çekirdeğinde Erdoğan-Ergenekon ve Genelkurmay’ın bulunduğu, parlamentoda AKP, MHP, CHP tarafından temsil edilen, Kürt Özgürlük Hareketi ve müttefiklerini tecrit edip ezmeye yönelik devletçi-ulusalcı-İslamcı bloktakiler tekrar yerlerini aldılar.
Referandum öncesinde Erdoğan’ın başkanlık hevesi nedeniyle bu blokta geçici bir çözülme olmuş; ulusalcı-devletçi-İslamcı bloktaki, ulusalcılar ve devletçi kesimin bir kısmı, hem laik yaşam tarzındaki kesimlerle bağları; hem de Erdoğan’ın elde ettiği güçle ilerde kendilerini de tasfiye edeceği korkusuyla, geçici bir süre başkanlığa karşı saflarda yer aldılar ve egemen cephedeki bu çatlak, referandumun sunduğu sınırlı olanaklarla da birleşince, bizlerin biraz olsun toparlanmamız için, küçük de olsa bir olanak yarattı.

26 Nisan 2017 Çarşamba

“Mühtedi”nin Oğlu Yaşar Kemal’in “İçinden Çıkamadığı İş”

Bugün Gazete Duvar’da Ali Duran Topuz’un “Yaşar Kemal’den bir soykırım kabusu” yazısını okuyunca, 2015 yılında, Yaşar Kemal’in ölümü vesilesiyle yazdığım “Yaşar Kemal İçin – ‘Van Muhaciri’ ‘Mühtedi’nin Oğlu ‘Kemal Sadık” başlıklı yazı geldi aklıma.
O yazıda (Yazı aşağıda yar alıyor) Sarkis Hatspanian’ın bir yazısına dayanarak Yaşar Kemal’in de aslen Ermeni olduğunu yazmıştım.
Ancak o zamanlar Yaşar Kemal’in bunu söylediğine dair bir ifadesine rastlamamıştım. Romanlarında Ermeni kırımını ele alıyor ve doğru biçimde anlatıyordu ama bu konuda kendine ilişkin olarak bir suskunluğu vardı.
Acaba gerçekten mi suskundu yoksa bu kaynak yetersizliğinden dolayı benim yanlış bir izlenimim miydi diye aklımdan geçirmiştim ve konu aklıma geldiğinde bir yenilik varmı diye bakardım.
Bu yazım üzerine bir okuyucum babasının garip mezarının resmini yollamıştı o sıralar.
Üzerinde garip şekiller olan değişik ve garip bir mezardı.

25 Nisan 2017 Salı

Referandum Sonuçları Niçin Başarısızlıktır? (Gerçeğin Özüne İnebilmek İçin Bir Temel Metodoloji Sorunu)

“Kötü bir devrimci, sadece ayakları artık yere basmayan değildir; Sadece, devrimci projenin Gerçekleştirilmesinin toplumsal objektif ve sübjektif ön şartlarıyla olan bağlarını yitiren değildir. Ama kötü bir devrimci, aynı zamanda, var olan gerçekliklere, içinde yaşanılan ana, günlük rutinin ufak tefek şeylerine saplanıp kalan; tarihin beklenmeyen ani ve keskin dönüşlerini önceden kestirebilme duygu ve düşüncesini kaybetmiş olup, geleceğe yönelikliği bir kenara iten ve yanardağ gibi patlayışlar tarafından geçilendir de. Bu anlamda da, geleceğin ufku olmaksızın, gerçekliğin doğru ve tam bir kavranışı olamaz.” (Ernest Mandel, “Tarihsel maddeciliğin Kategorileri Olarak Umut ve Antisipasyon”)
#HAYIR cephesinde, referandum sonuçlarının bir başarı hikâyesi olduğuna dair neredeyse bir görüş birliği bulunuyor. Bu nedenle referandumda ortaya çıkan #HAYIR cephesi veya hareketinin neler yapması, nasıl devam etmesi gerektiği konusuna geçmeden önce, referandum sonuçlarının bir başarı olmadığına ya da neye göre başarı olduğuna ilişkin kendi aykırı değerlendirmemizi ve bu aykırı sonuca yol açan temel bir metodolojik sorunu açıklayalım
Objektivizm ile objektif olmak genellikle çok karıştırılır.

24 Nisan 2017 Pazartesi

1 Mayıs’ı 24 Nisan, 24 Nisan’ı 1 Mayıs Yapmak

2012 yılında bir örgüte girelim de bir ucundan örgütlü mücadele verelim diye Ertuğrul Kürkçü'nün yöneticisi olduğu SYK'a (Sosyalist Yeniden Kuruluş, Şimdiki SYKP'nin atası) girdik.
Çünkü Ertuğrul, "bir program tartışması açtık, bu sefer cidden yapacağız, herkesi davet ediyoruz” demiş ve davet etmişti örgüte. Biz de ciddiye almıştık.
İlk birkaç toplantıya katılınca, "biz birleşme sürecini ve program tartışmasını başlatırken senin geleceğini düşünmemiştik, sen buraya gelme” dediler.
Davet edenler de bütün bu skandalı görmezden, duymazdan geldiler.
Bu davranışları bazı üyelerce protesto edilince de kovmaktan vazgeçtiler ama  program tartışmasına karşı program önerilerimizi bile getirmemizi engellediler ve sonunda dışlamayı başardılar.
O sıralar bu örgütte, örgütün "bir politik profili olmadığından" da söz ediliyordu.
İşte bu "profil yokluğu"na bir çare olarak, 1 Mayıs'ın gündemine Ermeni katliamını, yani 24 Nisan'ı aldırmaya çalışmayı önermiştim.

23 Nisan 2017 Pazar

“Soykırım” Demeye ve “Özür Dileme”ye Karşı Ermeni Katliamı Konusunda Bir Marksistin Özürü

Ermeni Katliamı üzerine sanırım Türkiye’deki sol içinde  ilk yazanlardan ve en radikal tavır koyanlardan biriyimdir.
Ermeni Katliamı üzerine ilk yazıyı, 1980’lerin başında ASALA’nın Türk Diplomatlarını vurmaya başlaması; böylece konunun gündeme gelmesi ve unutulmaktan çıkması vesilesiyle Niğde Cezaevi’nde yazmış, bunu gizlice dışarıya çıkarmıştım.
Almanya’da çıkan Yol (Der Weg) dergisinde yayınlanmıştı[i]. (Bu yazı ve diğer yazılarımızı Ermeni Katliamı ve “Sorunu” Üzerine Yazılar başlığı altında derledik ve bu kitap, adında yer alan linkten indirilebilir.)
Daha sonra bugünkü internet tarayıcılarının temelini oluşturan tekniğin Tim Berners-Lee tarafından henüz CERN’de geliştirildiği; internetin çok dar bir çevre dışında bilinmediği ve kullanılamadığı dönemlerde, usenet tartışma gruplarında gündemleştirmeye çalıştım. (Eğer bir yerlerde arşivleri varsa oralarda bulunabilirler.)

22 Nisan 2017 Cumartesi

“#HAYIR Bitmedi, Daha yeni Başlıyor” ve Berlin Mitingi İzlenimleri

Dün Berlin’de hem de HDK’nın çağrısıyla bir miting ve yürüyüş yapıldı. Aşağı yukarı 2000 veya biraz üstü bir katılım vardı. Yeterince ön hazırlık yapılmadan olmasına rağmen, fena bur katılım sayılmaz.
Ancak bu miting ve yürüyüşte önemli olan, nicelik değil niteliğiydi. Referandum öncesindeki üç ayda #HAYIR girişimleri biçiminde doğan ve sonra da Erdoğan’ın YSK aracılığıyla yaptığı darbe ve oldubittiyi kabul etmeyen hareketin, tohum halindeki kimi genel özellikleri bu mitinge de damgasını vurmuştu.
Bunların kısaca analiz edilmesi kanımızca önemlidir. Ama önce tipik durumlara ilişkin birkaç gözlem.
Birincisi miting ve yürüyüş çağrısını Kürt Özgürlük Hareketinin örgütlerinden biri yapmış olmasına rağmen şimdiye kadar görülmemiş yeni bir kesimin katıldığı görülüyordu. Şehirli, laik, Kemalist veya Ulusalcı tabir edilecek kesimlerden, ve özellikle de bu kesimden kadınların katılımı dikkati çekiyordu.

21 Nisan 2017 Cuma

YSK Kararı Erdoğan’ın Yeni Bir Darbesidir, Direnmek Temel Yurttaşlık Görevidir, yani Farzdır

Bir olgu ya da nesneyi nasıl tanımladığınız, nasıl kategorize ettiğiniz, özellikle politik mücadelede hayati önemdedir. Politikanızı stratejinizi ve taktiklerinizi ona göre belirlersiniz.
Çünkü A diyen B de der.
Olguları adıyla adlandırmaktan korkup A demiyorsa veya A demekle birlikte politik veya mantıki bir tutarsızlık içinde B demekten imtina ederse, kimse tarafından ciddiye alınmaz ve alınmayı hak etmez.
Bu tutarsızlıkları YSK kararı bağlamında görelim.
*
YSK kararı nedir?
YSK kararını yanlış verilmiş bir hukuki karar olarak tanımlamak ve kendini hukuken düzeltilmesi için hukuk yollarını kullanmakla sınırlamak, bu karar sonucu ortaya çıkan fiili durumu meşrulaştırmak dolayısıyla o durumun oluşmasına katılmak ve suç ortağı olmak anlamına gelir.
Bu da YSK kararı bağlamında Anayasanın çiğnenmesine ayaklarıyla oy vermek demektir.
CHP ve HDP’nin şu an yaptığı fiilen budur.

20 Nisan 2017 Perşembe

CHP’nin Cevabı: “Ben Mecliste Kalıyorum, #HAYIR Diyenler Sokaktan Çekilsin”

CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun yaptığı sadece tutarsızlık değildir.
Zaten kimsenin bir parça bile tutarlılık beklediği yoktu.
Ama yaptığı, bizzat sokağa, direnmeye çağırdığı insanları sırtından hançerlemektir; vatandaşlık hakkını kullanmak üzere direnmeye çağırdıklarına ihanettir.
Neden ve nasıl?
CHP önce şunu diyor:
“"Yasa, 'Mühürsüz oy pusulası geçersizdir' diyor. Takdir hakkını hâkime bile bırakmıyor. Hukuk buna ‘Emredici hüküm’ diyor. Anayasa Mahkemesi’nin de aynı doğrultuda kararı var.”
Yani hak ve hukuku koruması gereken organlar bizzat hak ve hukuku çiğnemiştir.
Halkın dediği gibi “işi yapan kadı, kadıyı kime şikâyet edeceksin”. “Balık baştan kokmuş”.
Et kokarsa tuz basılır. Ya tuz kokarsa”.

19 Nisan 2017 Çarşamba

#HAYIR’dan Hukuk’a, Hukuk’tan Haklar’a ve Demokrasi’ye

#HAYIR Hareketi ve şimdi de Yüksek Seçim Kurulu’nun açık hukuksuzluğuna #İTİRAZ Hareketi ya da #İPTAL Hareketi Türkiye’deki siyasi mücadele arenasına yeni bir öznenin girişi anlamına gelebilir.
Bu hareketin özelliği, şimdiye kadar bölünmüş ve birbirine karşı kullanılmış kesimlerin ortak bir hukuk ve demokrasi özleminde bir araya gelmesidir denebilir.
Ancak hiçbir hareket belirsiz özlemler üzerinden oluşamaz ve örgütlenemez.
Somut programlara, parolalara, hedeflere ihtiyacı vardır.

18 Nisan 2017 Salı

#HAYIR Hareketi Sokaklardan Çekilmemeli– CHP ve HDP Meclisten Çekilmelidir

#HAYIR kampanyasının ortaya çıkardığı henüz bir rüşeym (tohum) halindeki #HAYIR Hareketi, bu sonuçları tanımadığını ilan etmelidir.
Erdoğan yaptığı her türlü kanun tanımazlığın ve hukuksuzluğun, emrivakilerin n üzerine yatmayı adet edinmiş bulunuyor.
Bu referandumda yapılan hukuksuzluğun üzerine yatacağını da “Atı alan Üsküdar'ı geçti” diyerek resmen ilan etmiş bulunuyor.
Bizler de Üsküdar’ı vermedik, Atı da vermeyeceğiz diyebilmeliyiz.
Bu sefer ne olursa olsun bu emrivakiinin üzerine yatılmasına imkân verilmemelidir. Bu son mevzidir. Buradan geri adım atılmamalıdır.
Bütün ciddi zaferler ancak böyle bir kararlılıkla kazanılmıştır. Hitler Stalingrad’ta, birliklerin geri adım atmama kararlılığıyla bozguna uğratılmıştır. En son IŞİD Kobani’de yine aynı kararlılıkla yenilebildi.

Erdoğan’ı Türkler Kurtardı - Evet’in Mimarı Türkler

Ezop, bir köle olarak, söyleyeceklerini doğrudan söyleyemeyeceği, ancak söylemeden söyleyebileceği için, “Ezop Masalları” diye bilinen hayvan hikâyeleriyle meramını anlatıyordu.
Bu davranışta ezilenlerin, alttakilerin bir teslimiyeti değil; bir direnişi vardır.
Nitekim modern toplumsal mücadeleler tarihinde bile baskı ve zorbalık rejimlerinde “Ezop Dili” baskı ve zorbalığa direnenlerin güçlü bir silahı olagelmiştir.
Ancak bir de köleliği içselleştirenlerin dili vardır. ABD’deki siyah hareketi, bunlara “Tom Amca’nın Kulübesi”nden hareketleTom Amcalar” der.
Siyahların hareketi “Tom Amca”lığa karşı mücadele içinde ortaya çıkabilmiştir.

17 Nisan 2017 Pazartesi

#HAYIR, Mücadeleye Devam

Bu referandum üzerine birçok analizler yapılabilir ve çok şeyler söylenebilir.
Örneğin referandumda tarafların mücadelesinin eşit koşullarda olmadığından söz edilebilir.
Bu eşitsizliğe rağmen alınan sonucun bir başarı olduğu söylenebilir.
Ülkenin Kürtler, Laik ve Türk Batı, Sünni ve Türk İç Anadolu ve Karadeniz diye üç ülke veya üç ulusa bölündüğünden söz edilebilir.
“Birinci Cumhuriyet”in son bulduğundan söz edilebilir.
Bir tek kişinin keyfi egemenliğinin yasal bir zemin de elde ettiğinden; buna dayanan Erdoğan’ın Türk-İslam faşizmini iyice oturtmak ve tüm muhalefeti sindirmek için derhal saldırıya geçeceğinden söz edilebilir.
Ortadan ikiye bölünmüş bir toplumu yönetmenin zorluğundan söz edilebilir.

16 Nisan 2017 Pazar

Anayasaların “Toplumsal Sözleşme”ye Dayandığı Efsanesi ve Referandumun Sosyolojik Anlamı

Şu an hukuken bir referandum ile bir anayasa değiştirilmek isteniyor.
Referandum bir hukuki prosedürün adıdır.
Peki, bu hukuki prosedür sosyolojik ve politik olarak nedir?
Sosyolojik olarak Erdoğan’ın Türk-İslamcı faşist darbesini, çoğunluğun oyuna dayanarak, meşru gösterme ve böylece gerçek veya muhtemel direnci kırma hamlesidir.
Yani fiili bir darbe biçiminde yapılmış bir karşı devrimi oturtma ve referandumun sağlayacağı meşruiyet şalıyla, direnenlerin ve direneceklerin iradesini ve direncini kırma hamlesidir.
Bizler açısından da hiç de lehimize olmayan, düşmanın istediği koşullarda; başka çaremiz olmadığı için, kabul etmek zorunda kaldığımız; savaşmadan yenilgiyi kabul etmektense, en azından savaşarak ölmek ve sonraki mücadelelere bir miras bırakmak için girdiğimiz bir savaştır.
Yani kimilerinin tanımladığı gibi, parlamenter sistem ile başkanlık sistemi arasında bir seçim yoktur. Var olan bir sistem içinde bir düzenleme değildir.

15 Nisan 2017 Cumartesi

Savunmada Saldırı, Saldırıda Savunma

Bu referandumda evet ve #HAYIR cepheleri iki farklı strateji izlediler.
Erdoğan ve evet cephesi aslında bir savunma stratejisi izledi.
Erdoğan ve evetçilerin stratejisi #HAYIR cephesinden insan kazanmaya; karşı tarafı ikna etmeye; tereddütte bırakmaya; #HAYIR cephesinin içine “akıncı hücumları” yapmaya yönelik değildi; aksine, kendi etrafına, yani evetçiler etrafına, aşılmaz duvarlar ve surlar örmeye yönelikti.
Bu aşılmaz surları örmenin iki aracı vardı.
Birisi Erdoğan’ın medya üzerinde kurduğu tekeldi. Bununla #HAYIR cephesinden gelecek her türlü itiraz ve ikna çabasının, enformasyonun evetçilerin surlarının içine girmesini engelleyebiliyordu.
Yine de daha sağlam gidebilmek ve tam bir taşlaşma yaratabilmek için aynı zamanda bir cepheleştirme, hasımlaştırma dolayısıyla saldırı taktiği izledi.

14 Nisan 2017 Cuma

Soluklanmak Yok, Mücadeleye Devam

Son günlerde bütün ciddi anket şirketlerinin “bıçak sırtı” demelerine ve eveti önde göstermelerine rağmen ben şahsen %60 civarı bir oranla  #HAYIR çıkacağını düşünüyorum.
Neden böyle düşünüyorum?
Her şeyden önce sezgilerim böyle diyor.
Elbet yanılıyor olabilirim. İnsanın yanılmayı da göze alması gerekir.
Bugün dünyanın her yerine yerleşmiş tüm istasyonların verilerine; süper kompüterlerin bu verileri, yılların tecrübelerinden çıkarılmış modellerle işlemelerine rağmen hava tahminlerinde bile her gün nasıl yanılgılar ortaya çıktığını görüyoruz.
Bu nedenle, baştan böyle bir yanılgı varsayımını kabul ederek, tahminlerde bulunmaktan çekinmemek gerekir.

13 Nisan 2017 Perşembe

Referandum’da Hileye Karşı Örgütlenmek: T3 (Tutanak Teyit Sistemi)

Türkiye gibi Şark despotluklarında halk örgütsüzdür. Bir tek örgütlü güç vardır: Devlet.
Şark devleti Burjuva toplumunun devleti ile karıştırılmamalıdır. Roma imparatorluğunun feth edemediği kuzey Avrupa ülkelerinde hiçbir zaman Şark’taki gibi merkezi bürokratik devletler olmamıştır. Avrupa Feodalizmi denen şey aslında bu merkezi firavun devletlerinin ortaya çıkamadığı, komünal ilişkilerin hala yaşadığı. İşte batı demokrasisi bu komünal ilişkilerden güç almış, İngiltere'deki kimi kabile şefleri içlerinden Tayyip Erdoğan, Muaviye veya Naram Sin (Nemrut) gibi Firavunlaşmak isteyenlere “Yavaş ol bakalım. Bizim iznimiz olmadan ne vergi koyabilirsin ne de harcama yapabilirsin” demişlerdir.
Onların harcama ve vergi alma yollarını kontrol altına alarak Firavunlaşmalarının Nemrutlaşmalarının, yani bir Şark Despotu olmalarının, yani devletin bir şark despotluğuna dönüşmesinin yolunu kesmişlerdir.

12 Nisan 2017 Çarşamba

“#HAYIR Hareketi” Üzerine

Bu referandumun sonucu ne olursa olsun, en önemli kazancı ortaya var olan örgütlerin ve yapıların dışında, tohum halinde de olsa, bir “#HAYIR Hareketi” çıkarmış olmasıdır.
Uzun vadede bu “#HAYIR Hareketi”nden tutarlı bir demokrasi hareketi gibi bir şeyler çıkabilir belki. Bu küçük ateş beslenmeyi ve büyütülmeyi bekliyor.
Elbet bu hareket de gökten zembille inmedi, ardında özellikle Gezi hareketinin birikimleri ve mirası var. Yine bununla ilişkili, 7 Haziran seçimleri öncesinde ortaya çıkan çeşitli girişim ve kişilerin çabalarının tortusu var.
Önümüzdeki dönemde Türkiye hatta Ortadoğu’da olayların nasıl gelişeceğini bu doğuş halindeki hareketin gösterdiği gelişim belirleyebilir.
Eğer bu hareket ortak bir dil ve tartışma oluşturabilir, örgütlenebilir, ortak bir program ve strateji tartışması başlatabilirse tüm hesapları ve dengeleri altüst edebilir.

10 Nisan 2017 Pazartesi

Erdoğan Referandumu Kaybetmişti – 7 Haziran Seçim Değil bir Referandumdu

Facebook zaman zaman aynı gün ama önceki yıllardan birinde ne yaptığını hatırlatıyor. Bugün de 2015 yılının 10 Nisan günü yazdığımız yazıyı hatırlattı.
Ne kadar çabuk unutmuşuz bunu. Hepimiz hala “7 Haziran seçimleri”nden söz ediyoruz.
Halbuki 7 Haziran Erdoğan’ın diktatörlük projesine karşı bir referandumdu.
Ve o bu referandumu kaybetmişti; biz kazanmıştık.
O halde bu referandumun sonucunu da 7 Haziran ile kıyaslama içinde tahmin etmek hiç de mantık dışı olmaz.
Bu referandumda Erdoğan’ın diktatörlük projesine daha büyük bir oranda #HAYIR çıkması sürpriz olmamalıdır.

Referandumdan Sonra – Termostat Mekanizması

Referandumda evet de çıksa, #HAYIR da çıksa, demokrasi mücadelesi çok zorlu bir döneme girecektir.
Ama her halükarda üç ay öncesinden daha kötü bir durumda olmayacağımızı varsayabiliriz.
Üç ay öncesini hatırlayalım.
Tüm demokratlar tam bir umutsuzluk ve yılgınlık içindeydi; tam bir çaresizlik egemendi.
Hepimiz hayatımızın hiçbir döneminde kendimizi bu kadar çaresiz hissetmediğimizi söylüyorduk.
Erdoğan’ı durdurmanın hiçbir olanağı görünmüyordu. CHP ve MHP Erdoğan’ın yanındaydı.
Bizler Kürt hareketiyle birlikte tecrit olmuş ve köşeye sıkışmış durumdaydık.
Sonra bu umutsuzluk içinde önce internette referandumun Erdoğan’ı durdurmak için aynı zamanda bir fırsat ve son bir olanak olduğu dile getirilmeye başlandı.

8 Nisan 2017 Cumartesi

İdlip’i Anlamak İçin Ghuta’ya Bakmak – 2013’te Ghuta’da Ne Oldu?

İki gündür yazdığımız yazılarda doğrudan Türk Devletini ve Erdoğan’ı İdlip’teki saldırının arkasında olmakla suçluyoruz.
Bu suçlamayı yaparken uzun süredir savunduğumuz ve dile getirdiğimiz başka bir politika yapma tarzını savunuyoruz aslında: önce “kendi” devletini ve “kendi” milletini suçlayacaksın; devletler söz konusu olduğunda suçsuzluğunu kanıtlamak onların görevidir.
Ama bu yazıda işin bu programatik, stratejik, mücadele biçimleriyle, politik mücadele verme tarzıyla ilgili yanını bir tarafa bırakalım.
Somut olarak böyle bir yaklaşımın ne kadar gerekli olduğunu olgular düzeyinde görelim.
İdlip Saldırısı üzerine yazan herkes ağız birliği etmişçesine, Esat’ın 2013 yılında Ghuta’da kimyasal saldırısı yaptığını ve bugün de İdlip’te aynısını yaptığını söyleyerek söze giriyor.
Ve bu söze böyle girmeler öyle masum değil.

7 Nisan 2017 Cuma

Kimyasallar Erdoğan’dan Füzeler Trump’tan

Ortada kimyasaldan ölen insanlar var.
Önce bunun suçlusu kimdir diye bir araştırma yapmak gerekmez mi?
Gerekir.
Bu suçluyu tespit edecek teknik olanaklar var mıdır?
Vardır.
Televizyonlarda her gün polisiye diziler bile en basit izlerden hareketle nasıl sonuçlara ulaşılabildiğini, tekniğin ve olanakların ne kadar geliştiğini gösteriyorlar.
Suçluyu ortaya çıkarmak için ne yapılır?
İki taraf da diğerini suçladığına göre, tarafsız bir heyetin derhal olay mahalline gidip inceleme yapması sağlanır.
Peki, bu politik olarak mümkün müdür?
Evet mümkündür.
Idlip’teki isyancılara Türkiye destek vermektedir ve onlara pek ala Birleşmiş Milletler’in belirlediği tarafsız bir heyetin orada inceleme yapması için olanakların yaratılmasını dikte ettirebilir.

6 Nisan 2017 Perşembe

Türkiye’nin Kimyasalı ve Allah’ın Lütfü

İdlip’e yapıldığı söylenen kimyasal silah saldırısı konusundaki tutumlara bakınca Allah’ın Trump’a ve Erdoğan’a yine bir lütufta bulunduğu anlaşılıyor.
Az önce BBC Türkçede çıkan habere bakalım.
Suriye’den Türkiye’ye getirilen yaralılardan ölenlerin neden öldüğü üzerine inceleme yapılıyor ve Otopsilerle ilgili hukuki süreci yürüten Adana Cumhuriyet Başsavcılığı otopsi sonucu ile ilgili şu açıklamayı yapıyor:
"Görevlilerin herhangi bir kimyasal madde tehlikesine karşı koruyucu özel kıyafet giyerek katıldıkları otopsideki ilk bulgulara göre; şahısların kimyasal boğucu gaza maruz kalmaları sonucu hayatlarını kaybettikleri ve akciğerlerinde yoğun ödem bulunduğu tespit edilmiştir.

5 Nisan 2017 Çarşamba

Kötü Bir Komşu Olma Hakkı

Duyduğumda kusma duygusu uyandıran sözcüklerin başında “tolerans” ve “hoşgörü” gelir.
Bunu “ötekileştirmek” veya “ötekileştirmemek” izler.
Bunu “çok kültürlülük”, “çok renklilik” izler.
Bunu “yaşasın halkların kardeşliği” izler.
Daha niceleri var ama bu kadarı yeter.
Bunların hepsi nedense kendilerini solcu ve demokrat görenlerce enflasyoner bir şekilde kullanılan milliyetçi ve ırkçı kavramlardır. Ama bunları bolca kullananlar bunu bilmezler ve tam da esas sorun olan budur. En tehlikeli ırkçılık ırkçı olduğunu bilmeden yapılan ırkçılıktır; en tehlikeli milliyetçilik milliyetçi olduğunu bilmeden yapılan milliyetçiliktir.

4 Nisan 2017 Salı

AB’nin “Çok Gizli” Darbe Raporu Vesilesiyle Gizlilik Üzerine

Toplumda, "Legal" (resmî - kanunî) ve "alenî" (açık, seçik) olduğu Anayasalara yazılmış Devletin, hemen bütün gerçek vurucu güçleri "GİZLİ" çalışır ve işlerler. "Esrâar'ı Devlet" denildi mi, bütün akan sular "Yeraltına" geçer. Hepsinin "adları" açıktır : Gizli Polis, Gizli Emniyet, gizli casus, gizli Dernek, Gizli kulüp, kapılarında "içeriye yasaktır!" yazılı daireler, yapılar, alanlar, açıklanamaz "Buluşmalar", Toplantılar, Oturumlar, "Örtülü ödenekler", maskeli formüller, iki yüzlü "Haberler" bütün ilişkilere egemendir. Bütün o gizli kapaklı dünyanın topuna birden, üzerine "Devlet Sırları" adıyla anılan "Meşruiyet" perdesi indirilir.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, 1970)

1 Nisan 2017 Cumartesi

İki Yıl Önce Bugün İçin de Yazılmış bir Yazı

Zaman zaman aynı tarihte çok önceki yıllarda yazılmış yazılara bakarım. Bu, unutulmuş olayları hatırlamayı; olaylara daha geniş bir açıdan bakmayı; öngörüler ve değerlendirmelerin isabetli olap olmadığı bakımından özdenetimi de sağlıyor.
Bugün de daha önceki yıllarda bu gün ne konularda yazmışım diye baktım.
İki yıl önce, tam da bu günlerde, 7 Haziran saçimleri arifesinde “HDP’ye Oy Ver, Barajı Yık, Diktatörü Durdur, Barışı Sürdür Girişimi” kurulmuş.
O zaman bu girişimde neden yar aldığıma dair bir yazı yazmışım.
Yazıyı okuyunca “HDP’ye Oy Ver” yerine “Referandum’da #HAYIR Ver” sözcükleri geçirildiği takdirde, söylenenlerin aynen bu gün de geçerli olduğunu gördüm.

Oktay Etiman’ın Ardından “Dev-Genç’in Delikanlısı”

"DESTINY IS CHARACTER - İnsanın alınyazısı mizacıdır" Oktay'ın bir paylaşım ı Birkaç saat önce neredeyse yarım yüzyıllı...